Ankaralı Şeyh Tâceddîn-i Velî Hazretleri
Asıl adı Tâceddîn-zâde Mustafa el-Ankaravî olan Şeyh Tâceddîn-i Velî, 17. yüzyılda Ankara’da yaşamış bir mutasavvıftır. Ankara’nın Hamamönü semtinde yaptırdığı cami ve dergâh, Celvetiyye tarikatının Ankara’daki teşekkül ve gelişiminde önemli rol oynamıştır. Aziz Mahmud Hüdâyî’ye ve onun halifesi Fenâyî Cennet Mehmed Efendi’ye intisap eden Tâceddîn-i Velî’nin doğum ve ölüm tarihleri kesin olmamakla birlikte, araştırmacılar onun 1590–1600 yılları arasında doğduğunu ve 1680–1690 yılları arasında vefat ettiğini tahmin etmektedir. Ankara halkı, onun adına kurulan dergâhın Millî Mücadele döneminde Mehmet Âkif Ersoy tarafından kullanılması ve burada İstiklâl Marşı’nın yazılması sebebiyle şeyhi büyük bir sevgiyle “Tâceddîn Sultan” olarak anmıştır.
Tâceddîn-i Velî, Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâyî’nin meclisinde seyr ü sülûkünü tamamlamış, Hüdâyî’nin vefatından sonra iki yıl boyunca halifesi Cennet Mehmed Efendi’nin gözetiminde bulunmuştur. Hocası Hüdâyî’nin “Halvetî’nin sülûku ancak Celvetî yolunda tamamlanır” sözüyle Celvetîliğe yönelmiş ve bu tarikatın bir temsilcisi olmuştur. Kendisi Hacı Bayram-ı Velî’yi de pir olarak kabul ettiğine dair kaynaklarda bilgi bulunmaktadır. Ankara’ya döndükten sonra Hamamönü semtinde kurduğu Tâceddîn Dergâhı, zamanla hem Celvetîliğin merkezi hem de halkın manevî sığınağı hâline gelmiştir. Külliyât’ında anlattığına göre dergâhın inşasında ilahi işaretler ve ruhani yardımların bulunduğu, caminin on iki ayda tamamlanarak Rebiyülevvel ayının ilk cuma günü ibadete açıldığı rivayet edilir. Bu mekân günümüzde de Hacı Bayram-ı Velî’nin dergâhından sonra Ankara’nın en çok ziyaret edilen kutsal yerlerinden biridir.
Şeyh Tâceddîn-i Velî, yalnız bir mutasavvıf değil aynı zamanda sade bir Türkçeyle yazan bir tekke şairidir. Şiirlerinde “Tâceddînoğlu” mahlasını kullanmış, eserlerinde Allah aşkı, Peygamber sevgisi, nefis terbiyesi ve ilahi aşk gibi tasavvufî temaları işlemiştir. Hem aruz hem hece vezniyle yazdığı şiirlerinde ayet, hadis, dua ve deyimlerden sıkça yararlanmıştır. En önemli eseri, Millî Kütüphane’de 06 Mil Yz A 10182 numarayla kayıtlı “Külliyât” adlı yazmadır. Bu eser; Evrâd-ı Şerîf, tarikat silsilenâmeleri, menkıbeler ve tasavvufi ilahilerden oluşan Divan bölümlerini içerir. Ayrıca Nihâyetü’s-Sülûk, es-Sülûk fî’t-Tarîk ve Âdâbu’s-Sâlik gibi Arapça risaleleri de bulunmaktadır.
Kaynaklarda Hocamız, 185 cm boylarında, heybetli, geniş omuzlu ve vakur bir zat olarak tasvir edilir; üzerinde yeşil kavuğu, altın varaklı yeşil cübbesi ve aynı kumaştan bel kuşağı bulunmaktadır. Kendisi, Anadolu’yu ıslah ile görevlendirilmiştir. Manevi olarak beyin ve psikolojik rahatsızlıklar alanında uzmanlığı bulunmaktadır “Vesvese ve fitne çıkarma” hususlarını insanın iç âleminde en tehlikeli düşman olarak görür, bu sebeple hakikatin idrakine vesile olmayı manevî bir görev bilirdi. İnsanların bu hastalıklarına şifa bulmasına vesile olmasının maksadını da bu hizmeti olarak görürdü.
Hocamızın şu bilgileri aktardığı kaydedilmektedir: ““Aslım Acem diyarındandır; bir tarafım Arap, bir tarafım Horasan’dır. Bizim görevimiz, bu ilmi devlet nezdinde istihbarî bir mahiyette uygulamaktır; yani ilm-i ledün. Manadaki hocamız Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’dir. Biz, son dönemde kalan Türkmenlere bu ilim vesilesiyle — biiznillah — Allah’a teslim olmayı, devlete isyan etmemeyi ve devlete hizmet etmeyi anlattık. Rabbimiz yolunda cihad etme isteği bizleri bu hizmete vesile kıldı. Kiminin görevi şiir yazmak, kiminin şehit olmak, kiminin ise gizli kalmaktı; fakat hepsinin ortak gayesi Allah’a kul olmaktı. Buradan şunu anlamak gerekir: kimin nerede, hangi makamda ya da hangi işle meşgul olduğunun bir önemi yoktur. Her kim bulunduğu işi, bulunduğu makamı Allah rızası için, O’nun rızasını gözeterek icra etmeye çalışırsa — biiznillah — Allah’a kul olmuş olur. Bu nedenle haset etmeyin, kötü düşünmeyin, yanlışa düşmeyin; nasihatimiz budur. Bir diğer nasihatimiz ise affedici olmaktır: Sizler yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de sizlere merhamet etsinler.”
Paylaş
