Toprak Dede Hazretleri
Hocamızın asıl adı, Ahmet Dede’dir. 1628 yılından vefat etmiştir. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Hocamız, 1.68 boylarında, etine dolgun bir yapıya sahiptir. Beyaz uzun sakallıdır. Başında, ucu sivri bir kavuk bulunmaktadır, üzerinde ise sarığı vardır. Asıl mesleği ise çiftçiliktir. Manevi olarak uzmanlık alanı, beyin ve sinir sistemidir.
Kendi ağzından şu bilgileri aktardığı kaynaklarda yer almaktadır: “Ben burada doğup büyüdüm. Aslımız Horasan’dan gelmektedir. Atalarım irşat faaliyetleri için bu topraklara gelmişlerdir. Biz de Allah’ın (C.C.) izniyle, atalarımızdan aldığımız bu manevi mirası sürdürmeye çalıştık. Evladım, çok fazla ilim tahsil edemedik; ilim tahsil edenlere her zaman imrenerek baktık. Ateş nasıl demiri yoğurursa, biz de aşk ateşiyle yoğrulduk.
Bir gün çocuğum hastalandı. Bu vesileyle bir mübarek zatla tanıştım. Bu tanışma sayesinde hâl ilmiyle tanıştım. Merak ettim, araştırdım ve gönül vererek bu yolda hizmet etmeye başladım. Kalp gözümün açıldığını hissettim. Bu ilmi tanıdıkça hizmet aşkım arttı ve insanlara daha faydalı olmaya gayret ettim.
Evladım, zor bir zamanda yaşıyorsunuz. Bu çetin zamanın sorunlarına karşı hazırlığınızı iyi yapmanız gerekir.
Bana “Toprak Dede” denmesinin bir sebebi vardır. İnsan toprakla meşgul olduğunda bedeni huzur bulur; çünkü insanın bedeni toprakla uyumludur. Ruh ise zikir ve hizmetle Allah’ı (C.C.) anar ve huzura kavuşur.
Asıl imtihanımız, eşimin ve oğlumun yaşadığı hastalıkla başladı. Eşimden oğluma geçen kalıtsal bir sıkıntı vardı. Çare aramak için birçok yere gittik, ancak çözüm bulamadık. Bünyamin Ayaşî Hazretleri’nin müridi olduğum için sohbetlerine katılmak isterdim; fakat her zaman gidemiyordum. Gidiş gelişlerimde İskender Sultan Hazretleri ile tanıştım. Bir gün bana, “Beni evine götür, bana yemek yedir.” buyurdu. Onu misafir ettim. O zamanlar hal ilmine sahip olduğunu bilmiyorduk; sıradan bir mürid zannediyorduk. Bilmiyorduk ki, bizden istediği bu hususun talep edeceği manevi tedavi için bir kefaret sayılacağını.
İskender Sultan Hazretleri eşime ve oğluma baktı. Oğlumu ve hanımımı dizlerinin üzerine yatırdı, ellerini alınlarına koydu ve “Oğlun temiz, hasta değil.” buyurdu. İçimden, “Nasıl hasta değil, ateşler içinde yanıyor?” diye sorguladım. Ancak tekrar etti: “Oğlun temiz; hasta olan ruhudur, bedeni değil.” dedi. Bunun üzerine ne yapmam gerektiğini sordum. Bana, “Tövbe edeceksin.” buyurdu.
Ağlayarak uzun bir süre, belki bir saatten fazla tövbe ettim, Rabbimden af diledim. Sonra içeri girdiğimde oğlumun ateşinin düştüğünü, eşimin ayağa kalktığını ve ikisinin de iyileştiğini gördüm. Bunun üzerine İskender Sultan Hazretleri’nin yanına oturdum ve bu ilmin adını sordum. Kendisine çiftçi olduğumu, ilim öğrenenlere imrendiğimi, bunun bedelini nasıl ödeyeceğimi söyledim. O da bana, “Allah’a (C.C.) teslim ol, Allah (C.C.) sana öğretir.” buyurdu ve oradan ayrıldı.
Bu olaydan sonra Bünyamin Ayaşî Hazretleri’ne daha sık gitmeye başladım. Dualarımı ve tövbelerimi artırdım. Bulunduğum bölgede insanlara hizmet etmeye başladım. Geceleri ihtiyaç sahiplerinin, yaşlıların ve dul kimselerin tarlalarını sürerdim. Bunu yalnızca hizmet niyetiyle yapardım. Bu yüzden halk arasında bana “Toprak Dede” demeye başladılar. Bizim anlayışımızda esas olan, hizmet edenlere hizmet etmekti. Bu kapıda bu şekilde var olabildik.”
Paylaş
