Yörük Dede Hazretleri
Yörük Dede Hazretleri, yaklaşık 180 cm boyunda, geniş omuzlu, iri yapılı bir zattır. Keskini çenesi, güleç yüzü ve babacan tavırlarıyla tanınır. Beyaz ve yuvarlak sakalı, yüzüne olgunluk ve vakar katar. Genellikle yeşil cübbe, beyaz kavuk ve çoban kepengi giyerdi. Sakalındaki kır tonlarıyla yüzündeki huzur birleşir, her daim Allah’a şükürle yoğrulmuş bir tebessüm taşırdı. Bedensel olarak güçlü, fakat hareketlerinde daima sükûnet hâkimdi; yürüyüşü vakur, bakışları tefekkür doluydu. Asıl adı Hasan olan hocamızın, dağlarda geçirdiği yıllar, hem bedenine dayanıklılık hem de ruhuna derinlik kazandırmıştır.
Aslı Türkmenistan tarafına dayanır. 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başlarında yaşamış olan bu mübarek zat, Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde erenler zümresi içinde yer almıştır. O dönemde Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinden gelen dervişlerin Anadolu’ya irşad görevi için geldiği bilinmektedir. Yörük Dede Hazretleri de bu ruhun temsilcilerindendir. Cihada katılmış, ancak kendi ifadesiyle “az cihad ettik” diyerek tevazu göstermiştir. Katıldığı seferlerde yalnızca savaşmamış, gittiği yerlerde irşad faaliyetlerinde bulunarak halkı aydınlatmıştır.
Kendisinin şu bilgileri aktardığı kaynaklarda geçmektedir: “Evladım, benim adım Hasan. Ben Üveysîlerdenim. Manevî hocam Veysel Karânî Hazretleri’dir. Dağlarda çobanlık ederim; hem rızkımı temin ederim, hem de Rabbimin yarattığı her zerrede tefekkür ederim. Çok düşünürüm, ama vesvese için değil; Allah rızası için, O’nun verdiği nimetlere hamdetmek için düşünürüm. Her baktığımda bir ibret görürüm, her sessizlikte bir zikri duyarım.
Dersen ki, “Sen nasıl evliyâullah oldun?” — evladım, ben kendimi bilmedim ki… Bunlar bizi nasıl bildi, biz bile hayret ederiz. Bir gün dağda çobanlık ederken, keyif için ava çıkan birkaç ağa ve zengin kimselerle karşılaştık. Bana dediler ki: “Çoban, av bulamadık, ne yaptın da koyunlarınla, keçilerinle bütün avları kaçırdın?” Ben de onlara döndüm dedim ki: “Efendi, bizden kaçan olmaz; kaçacak olan varsa senin elindeki silahtandır.” Onlar da dediler ki: “Biz av görmedik, bizden nasıl kaçarlar?” Benim dilimden şu söz döküldü: “Gafil olan gördüğüyle, âlim olan görmediğiyle amel eder.” O anda ben bunu nasıl söyledim, nasıl ağzımdan çıktı, hâlâ bilmem.
Sonra ben yollarıma devam ettim. Bir süre sonra dağ köylerinde bir söylenti yayıldı: “Dağda bir çoban var, az konuşur ama hak konuşur.” derlermiş. Bu sözleri duyunca daha da derin tefekküre daldım. Günlerden bir gün, öğle namazından sonra kaylûleye yatmıştım. Uyur uyanık hâlde iken Veysel Karânî Hazretleri rüyama geldi. Dedi ki: “Sende nasibi olanlar var, sen Allah rızası için hakkı söyleyeceksin. Geri durmayacaksın, beri olmayacaksın.” Ben de “Allah razı olsun efendim.” dedim. Aldım, kabul ettim.
O günden sonra bizim de hizmetimiz, dağda bize kim denk gelirse ona hakkı söylemek oldu. Müderrislik etmedik, medreselerde ders vermedik, çok cihada da katılmadık ama her zaman hakkı söyledik; işte bizim cihadımız bu oldu. Şimdi diyecekler ki, “İnsan çoban olunca hakkı söylemek kolay.” Evet, derim ki: El altında olunca hakkı söylemek zordur, lâkin bu dünyada her şey kime aitse biz de sadece onun altındayız. Onun hükmü tektir: Hak ve hakikattir. Elhamdülillah.”
Sözleri sade, mesajı derindir. “Az yiyin, az konuşun, çokça şükredin. Peygamberin sünneti üzerine bir hayat yaşayın.” diyerek hem nefs terbiyesinin hem de sünnete ittibanın önemini vurgulamıştır. Onun öğütleri, tasavvufun özünü teşkil eden az yeme, az uyuma, az konuşma prensipleriyle tam bir uyum içindedir. Son olarak şöyle buyurur: “İnsan çoban olunca hakkı söylemek kolay derler. El altında olunca hakkı nasıl söyleyeceksin diye sorarlar. Bu dünyada her şey kime aitse biz sadece onun altındayız. Onun altında da tek hüküm var; o da Hak ve Hakikattir. Elhamdülillah.”
Paylaş
