Hacı Sinanuddin Yusuf Hazretleri

Hacı Sinanuddin Yusuf Hazretleri, 15. yüzyılda yaşamış, Semerkant’tan Anadolu’ya irşad gayesiyle gelmiş bir gönül müderrisi ve manevî komutandır. Yaklaşık 170 cm boyunda, yuvarlak ve güleç yüzlü, hafif kilolu bir yapıya sahipti. Yüz hatları yumuşak olmakla birlikte, gerektiğinde sert bir mizaca bürünebilen bir karakter sergilerdi. Çenesi sivri, sakalları seyrek, kaşları ise gürdü. Üzerinde beyaz bir entari, başında yeşil bir sarık, belinde yeşil bir kuşak ve üzerinde yeşil bir cübbe bulunurdu. Cübbenin alt kısmında sağ tarafında asılı duran kılıç, onun yalnızca bir âlim değil, aynı zamanda manevî sahada bir mücahit olduğunu da sembolize ederdi.

Kaynaklarda Hocamızın, şu bilgileri aktardığı nakledilmektedir: ‘Evladım, biz müderrislik yaptık. Horasan’dan, Hoca Ahmed Yesevî öğretisinden geliriz. Bizim derdimiz gönül kazanmaktır. Ben 15. asırda yaşadım; bizim dönemimizde gönül erenliği, ilim öğretilerinin özünü teşkil ederdi. Ancak zamanla ilmin kalbî yönü geri plana düşmeye, kitabi ilimler gönül ilminin önüne geçmeye başlamıştı. Gönül ehli kimselere “berduş”, “avare” denir, pek kıymet verilmezdi. Ben de gençliğimde bu cereyanın tesirine kapılmış, ilmi daha çok kitapta ve sözde arar olmuştum.

Bir gün, Semerkant sokaklarında yürürken, üstü başı yırtık, elinde bir asa, diğer elinde bir kâğıt tutan bir derviş gördüm. Adı Mahmut’tu. Halk onu avare sayar, kimse yüzüne bakmazdı. Yanıma geldi, o kâğıdı bana uzatarak “Bu hadise uyan, dünyasını ahireti için satar” dedi. Merak ettim, “İnsan dünyasını nasıl satar?” diye sordum. Bana “Bu hadise uyan mümin, dünyasını ahireti için satar” diye karşılık verdi. Fakat hadisi tam göremeden yanımdan uzaklaştı. O zamanlar bu sözün manasını kavrayamamıştım.

Aradan yıllar geçti. Ben medresede müderris oldum, yine o Mahmut’u gördüm. Aynı yamalı hırkası, aynı asası, aynı kâğıdı elindeydi. Bu kez gönlümde bir merak vardı. Yanına varıp, “Ey Mahmut, gel sana bir şerbet ikram edeyim” dedim. Kabul etti. Şerbeti uzatırken bana dönüp, “Evladım, dünyanı satmak ister misin?” diye sordu. Ne demek istediğini anlayamadım ama “İsterim” dedim. Bunun üzerine, “Ben sana hadisi okuyayım” dedi ve şöyle söyledi:

“Allah Resûlü (s.a.v.) buyurdular ki: Kim ki kardeşine eleştiri veya kötü nazarla bakarsa, bilsin ki o nurla kaplı gönlü kararır. Kim ki kardeşine güzel gözle bakarsa, o kara kaplı gönlü nurlanır.

Ashab-ı kiram sormuş: “Ya Resûlallah, kötü gözle nasıl bakılır?” Efendimiz buyurmuşlar ki: “Dünyalık gözle bakıp kardeşini hakir gördüğünüzde, aslında zenginlik ondadır; gönül gözüyle bakıp kötülük gördüğünüzde bilin ki iyilik ondadır. Hakikat kötüye yormaz; iyiye, hayra yorar. Hayrı ister, iyiyi sever.”

Bu sözü işitince hayret ettim. “Ey Mahmut,” dedim, “ben nice kitap okudum, böyle bir hadisi hiç duymadım. Sen bunu nereden duydun?” Mahmut gülümsedi: “Ben Allah’a dua ettim; Resûlullah’tan bir söz duymayı murat ettim. Allah da bana bunu nasip etti. Ne dünyalık duyarım, ne başka bir şey düşünürüm.” dedi.

O an o tatlı şerbeti içtim; lakin boğazımdan geçerken tuzlu bir su gibi geldi. İşte o vakit anladım ki dünyalığı satmış, ahireti almışım. Evladım, anladım ki dünyayı hakir gördüğünde nice zenginlik, hor gördüğünde nice iyilikler ve lütuflar gizlidir. Hüsnüzan üzere olun, Allah Resûlü (s.a.v.) böyle sever. Ben ömrüm boyunca kalp kırmadım; sizlere de bunu tavsiye ederim.’

Hazret, bu yaşantının ardından bütün talebelerine ve sevenlerine tevazu, vakur duruş ve hüsnüzan üzere olmayı tavsiye etmiştir. “Ağırbaşlı ve vakur olun. Hüsnüzan üzere olun. Allah Resûlü güzel göreni sever. Gönül kırmayın; gönül, Allah’ın nazargâhıdır.” sözleri onun temel nasihatidir. Hayatı boyunca kimsenin kalbini kırmadığını ifade ederken, bunu bir öğretinin değil, bir hâlin gereği olarak benimsemiştir.

Paylaş