Bünyâmin Ayâşî Hazretleri

Bünyâmin Ayâşî Hazretleri

Bünyâmin Ayâşî Hazretleri’nin asıl adı Mustafa olup, lakabı “İbn Yâmin”den evrilerek Bünyâmin şeklini almıştır. Doğumu kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüzde Ankara’ya bağlı Ayaş ilçesinde doğduğu ve burada vefat ettiği belirtilmektedir.  16. yüzyıl kaynaklarında, kendisinin Ömer Dede Sıkkînî aracılığıyla Hacı Bayrâm‑ı Velî’ye (bazı kaynaklarda doğrudan) intisap ettiği ve özellikle Melâmî Tarikatı kolunun Anadolu’daki temsilcilerinden biri olduğu kaydedilmektedir. 

Tarikatsal faaliyetlerinin yanı sıra, Bünyâmin Ayâşî hem yöresel bir saygınlık kazanmış hem de mürid-halife ilişkileriyle Melâmî silsilesinin Anadolu sahnesindeki yayılımına katkıda bulunmuştur.  Ölüm tarihi konusunda kaynaklarda farklı veriler yer alır: bazı kaynaklar 1510 (H. 916) veya 1512 (H. 918) yıllarını verirken, diğerleri 1520 (H. 926) yılına kadar çıkmaktadır. Bugün türbesi ve adıyla anılan camisi, Ayaş ilçesinde ziyarete açık olup manevi bir merkez niteliğindedir. 

Bünyamin Ayaşi Hazretleri, yaklaşık 185 santimetre boyunda, yeşil ve keskin bakışlara sahip, vakur duruşlu bir zattır. Yüz hatları sivridir; sivri burunlu ve sivri çenelidir. Sakalları fazla uzun değildir, bir tutamın üçte biri kadar uzanan siyah sakalları vardır. Üzerinde beyaz bir entari, beyaz takke, siyah bir sarık ve siyah bir kuşak bulunur. Elinde de renkli taşlardan yapılmış bir teşbihi vardır.

Kendisi kadim bir ilim ve tasavvuf merkezi olan Semerkant’tan gelmişlerdir. Bu geliş, sadece zahirî bir yolculuk değil; manevi bir misyonun devamıdır. Bünyamin Ayaşi Hazretleri’nin gayesi, toplumu irşat etmek, insanlara kalp terbiyesini öğretmek ve onları Hakk’a yönlendirmektir.

Manevi tedavi olarak kalp ve hastalıkları alanında uzman olan hocamızın nasihatleri şu şekildedir: ‘Evladım, insan bir zerreden yaratıldı ve yine bir zerreye doğru gidiyor. Bu dünyada yaşadığı her şey, sanki o tertemiz zerresini kirletiyor, onu bulanıklaştırıyor gibi gelir. Oysa bilmez ki bu, onun için bir lütuftur, bir nimettir. Eğer bu lütuf ve nimeti tövbenin eleğinden geçirirse, o kirlenme zannettiği şey aslında bir arınmaya, bir olgunlaşmaya dönüşür. Her tövbe, insanı yeniden özüne, o ilk zerreliğine döndürür. İşte o zaman, yaşadığı her acı, her hata, bir tecrübe olur; kalbine bir nasihat olarak kazınır.

Şunu iyi anlamak gerekir ki her zerre iman üzeredir, her varoluş imanla yoğrulmuştur. Allah Teâlâ iman üzere yaratmadığı bir kul bırakmamıştır. O, nimetini kullarına eşitçe dağıtır; kimisi bu nimeti artırır, kimisi eksiltir. Bu din, ruhbanlık dini değildir. Bu din, hatada doğruyu aramak, günahtan sevaba yönelmek, tövbe taşlarıyla Cemâlullah’a ulaşma gayretidir. Dinimizin temel öğretisi; Allah’a tövbe, salih amel ve iyilikle yönelmek, kalbi bu yolda sabit kılmaktır.

İyilik; iyi sözden, iyi düşünceden ve iyi bakıştan doğar. Tövbe ise günahtan, hatadan ve eksiklikten doğar. Her koyduğumuz taşın altında bir mahcubiyet yatar, bu da insanın acziyetindendir. Mümin zannetmesin ki Allah onu acziyetinde, mahcubiyetinde boğacaktır. Aksine, o hissiyat oluştuğunda Allah, kulunun tövbesiyle onu oradan çıkarır; yaşadığı bu tecrübeyi ona kazandırır, bir daha aynı çukura düşmemesi için yol gösterir. Allah hiçbir kulunu zelil etmez.

Bunun en güzel örneği ağaçlardır. Bir fidan dikersin, büyür, gelişir, meyve verir; sonra yaprakları dökülür, kurur ama yine hizmet eder. Her hâlinde bir nimet taşır; çürür, toprak olur, gübre olur, yine fayda verir. Allah hiçbir varlığı sebepsiz yaratmaz. İnsan bunu idrak ettiği, bu hakikati kalbinde hissettiği anda Allah’a teslim olmuş olur. Rabbim bizleri teslim olanlardan, tövbe üzere yaşayanlardan, salih amel işleyenlerden ve iyilikte daim olanlardan eylesin. Sabredin evladım, sabır ve şükür ile Allah’a tevekkül edin. Allah razı olsun.’

Paylaş