Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi
1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır.
Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır.İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ye bırakmıştır.
Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. (https://mehmedeminguvener.com/index.php/halveti-yolu/tiridzade-haci-huseyin-efendi)
Kaynaklarda geçen bilgilere göre Hocamız, yaklaşık 1,75 metre boyundadır. Gözleri yeşildir ve keskin bakışlara sahiptir. Başında bir müderris kavuğu bulunmaktadır. Üzerinde yeşil bir hırka, altında beyaz bir entari ve belinde yeşil bir kuşak yer almakta; bu giyim tarzı, dönemin ilim ehline özgüdür. Genellikle elinde 99’luk bir tespih ve bir asa bulundurur. Eğitim hayatı boyunca Bursa, İstanbul ve Medine gibi önemli ilim merkezlerinde bulunmuş; bu şehirlerdeki üç ayrı medreseden icazet almıştır. Daha sonra Ankara’ya yerleşmiş ve burada eğitim faaliyetlerine başlamıştır. Ankara’daki çalışmalarıyla ilmini talebelerine aktarmış, bulunduğu çevrede ilim ve irfanın yayılmasına katkı sağlamıştır.
Hocamız, manevi olarak beyin alanında uzmandır. Nitekim nefsin doğru bir şekilde anlayabilmesi için ilk önce kalbin ve aklın bu süreci algılaması gerekmektedir.
Hocamızın kendi ağzından aktardığı şu bilgiler son derece önem arz etmektedir: ‘Üç farklı medresede ve üç farklı hocadan eğitim aldığımda şunu idrak ettim: Devir değiştikçe, eğitimin yöntemi de değişmelidir. Yüz yıl önce verilen eğitimle bugünün insanı aynı değildir. İlmin özü sabit kalmalıdır; ancak onu anlatma yöntemi zamana göre yenilenmelidir. Bunu fark edince niyet aldım ve Rabbime dua ettim: “Ya Rabbi, beni vesile kıldığın bu ilmi, hakkıyla bu nesle anlatabilmeyi ve onların diliyle anlamlandırabilmeyi bana nasip eyle.” Çünkü her yüz yılda kelimeler değişir, kelimelerle birlikte manalar ve idrak biçimleri de değişir.
Bu niyetle bir gece vakti namazımı eda ettim. O gece, İmam-ı Âzam Hazretleri ve Muhammed Yusuf Hazretleri manen bana geldiler. İmam-ı Âzam Hazretleri, ilmin nasıl anlatılması gerektiğini bana öğretti. O an anladım ki, anlattığım ilmi tam manasıyla yaşamıyorum. Bunun üzerine niyetimi tazeledim, tövbe ettim ve şöyle dua ettim: “Ya Rabbi, bana öğrettiğin ilmi önce yaşamayı, sonra yaşayarak anlatmayı ve ardından onun zekâtını verebilmeyi nasip eyle.”
Ertesi gece İmam-ı Âzam Hazretleri tekrar geldi; yanında Hz. Ali Efendimiz de vardı. Bana, “İlmin zekâtı nedir, Hüseyin?” diye sordular. Ben de, “Efendim, nedir?” dedim. Şöyle buyurdular: “İlmin zekâtı, Allah’ın sana verdiği bu ilmi hakkıyla anlatmak ve hamd etmektir.” Bunun üzerine sordum: “Hamd yalnızca sözle mi olur, yoksa fiili bir yönü de var mıdır?” Bana şu cevap verildi: “Asıl hamd dille değil, hâl ile olur. İnsan ‘hamd ettim’ der ama yaşantısında hamd yoktur. Kimi insan ise diliyle söylemez, duasında unutur; fakat hayatında hamd vardır. Çünkü hamd onun gönlüne yerleşmiştir. O kulu gören zanneder ki dünyada kaybolmuş, ancak Rabbi onun ettiği asıl hamdi bilendir.”
Elhamdülillah, o gün hamdın ne olduğunu idrak ettim. Daha sonra talebelerime ve hayatında sıkıntı yaşayan kardeşlerime de hamdı anlattım. Çünkü yaşantısında hamdi idrak edememiş her kul, bir noktada ya isyana sürüklenir ya da ruhsal bir çıkmaza girer, delirme aşamasına gelir. Hamdolsun, biz bu anlayışı aktardıkça, yaşadıkça, toplumda delirme aşamasına gelmiş, insanların deli olarak gördüğü birçok kardeşimize farkında olmadan vesile olduk. Ancak biz hiçbir şey yapmadık; yalnızca bize öğretileni anlattık, aktardık.
Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Asıl makbul olan, insanın kendi sıkıntısını idrak edip çözüm yolunu kendisinin bulmasıdır. Başka birinin, onun adına tedavi talep edip birkaç günlüğüne rahatlaması makbul değildir. Makbul olan durum, nefsini tanıyıp idrak ettikten sonra her hususu, hakkıyla yerine getirebilmesidir. İşte o zaman insan kemale erer.’
Paylaş
