Kırmızı Ebe ve Oruç Baba Hazretleri
Kaynaklarda yer alan bilgiye göre, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, 1220-1237 yılları arasında Başköy Rum Kalesini fethetmek için Taşlıca’da konaklar. Sultan’ın geldiğini duyan köylüler telaşlanırken, Kırmızı Ebe, sırtında yetim yavrusu ile elinde bir helke (bakraç) ayranla çıka gelir. Kırmızı Ebe yayık ayranını, bugün Ayran Taşı denilen mezarlığın yanında koruma altına alınmış olan yalağa döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem ayran içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Bu olayda, Allah (C.C.) Kırmızı Ebe’ye, ‘keramet’ denilen olağanüstü durumu ihsan eder. Türbesi, Taşlıca Köyü’ndedir. (https://yenidenergenekon.com/582-anadolu-adinin-kokeni-kirmizi-ebe-turbesi/)
Kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Hocamız yaklaşık 1.65 boylarındadır. Üzerinde siyah renkte, çarşafı andıran ferace tarzı bir kıyafet bulunmaktadır. Yüzü peçe ile örtülüdür ve sadece gözleri görünmektedir. Asıl adı Fatıma olan hocamızın manevi mürşidi Hz. Fatıma Annemizdir.
Eşi ise yaklaşık 1.70 boylarında, beyaz sakallı, yuvarlak ve güler yüzlü bir kişidir. Üzerinde yeşil renkli, ceket görünümünde bir cübbe vardır. Ceketin altında beyaz bir entari giymektedir. Belinde kuşak bulunur ve sağ tarafında işlemeli bir kılıç taşır. Kılıcın üzerinde “La galibe illallah” yazısı yer almaktadır.
Hocamızın, şu bilgileri aktardığı kaynaklarda geçmektedir: “Eşim savaştayken biz burada kaldık. Hem buradaki insanların yaralarını sarmak hem de topluma ilim açısından katkı sunabilmek için irşat faaliyetlerinde bulunduk. O dönem ilim tahsil edecek bir mekânımız da yoktu, uygun bir ortamımız da yoktu. Rabbimin fazl-u keremiyle gönlümüze düşenleri yerine getirmeye gayret ettik.
İrşat dediğiniz ilim her zaman kitapla, dersle olmaz. Biz taşrada, köylerde yaşayan insanlarız. Ceddimizden gördüğümüz şey çoğunlukla cihattır. Beylerimiz cihada gider, bizler geride kalırız. Bizim irşadımızın temeli niyettir. Niyetimiz halistir ve Allah’a (C.C.) teslimiz. Niyetimizde Rabbimizin rızasından başka bir şey yoktur. Allah Teâlâ (C.C.), niyeti temiz olan, rızasını gözeten kuluna hayır murat eder.
İnsan niyetini temiz tutar ve Rabbimizin rızasını başa koyarsa, Allah (C.C.) onun muradını kendi muradıyla birleştirir. Bunun tam olması için kulun teslim olması gerekir. İnsan teslim olduğu anda Allah (C.C.), kulun yaptığı her işte hayır murad eder. Bu hayır zamanla bereketli, örnek bir hâle dönüşür. Buna “hâl ilmi” denir. Bundan dolayı kul, Allah’a (C.C.) teslim olur ve niyetini temiz tutarsa her işinde bereket olur. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) “Ameller niyetlere göredir” buyurmasının özü de budur: Niyet ve teslimiyet. Bu ikisi tamam olursa amel de hayırlı olur.
İrşadın özü budur, böyle anlamak lazım. Sadece bir hocanın rahle başında ders anlatması gibi anlamayın. Asıl irşat, Resûlullah’ın (s.a.v.) bu dini nasıl yaşadığıdır. Bu da hâl ilmidir. Biz bunu Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinden öğrendik. Sünneti hayatımıza yerleştirdiğimiz için bugün örf ve âdet diye bildiğiniz birçok davranışın aslında sünnet olduğunu görürsünüz. Nenelerinizin, babalarınızın yaptığı birçok davranışın sünnet olduğunu sonradan fark edersiniz. Çünkü biz sünneti yaşantımıza işlemişiz. Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak budur. İrşat denildiğinde hâl ilmini anlayacaksınız, idrak edeceksiniz. Hal ilmi budur evlatlarım, Allah (C.C.) razı olsun.
Bizim ihtisas alanımızda da şudur: biz iki şeye özellikle dikkat ederiz, göz ve dil. Çünkü insanı isyana hızlı götüren iki şey vardır. Biri gözdeki haset, diğeri dildeki fitnedir. Gözüyle gördüğünde haset eden kişi, gönül gözüyle hayra yormalı, hüsnüzan etmeli ve hayır murad edip dua etmelidir. Bu, düşüncedeki duadır. Düşüncedeki günahı bu usül, hakikat penceresinden affettirir. Dil ile yapılan fitnenin çaresi ise şükür, hamd ve duadır. Bu da dildeki günahın affedilmesine götürür inşallah.
Oruç Baba Hazretleri
Manevi alandaki hocası Hazreti Ali Efendimiz olan Oruç Baba Hazretlerinin şu nasihatleri dile getirdiği kaynaklarda geçmektedir: “Ömrüm boyunca ben dokuz sefer gördüm, dokuz defa cihada gittim. Bizim cihadımız sizin bugün bildiğiniz gibi kısa süreli değildi; gittiğimizde en az bir iki yılımız cephede geçerdi. Ancak en büyük cihadımız, yaşadığımız her sıkıntıya hamdedebilmeyi başarabilmemizdi. Yârdan ayrı kaldık, hamdettik. Evlatlarımızdan ayrı kaldık, hamdettik. Memleketimizden uzak düştük, hamdettik. Yaralandık, sakatlandık, yorulduk; okla yaralandık, kanımız aktı, yine hamdettik ve şükrettik. Rabbim bizi lime lime kendi katına aldı ki bu dünyalıktan bizde hiçbir şey kalmasın diye. Elhamdülillah ki kalmadı. Şükürler olsun ki bizi gazilik makamıyla en sonunda şehadet şerbetiyle aldı.
Benim cihada bu kadar rahat gidebilmemde, arkamda hiçbir endişe taşımadan yalnızca Rabbime yönelebilmemde hanımımın büyük payı vardır. Allah (C.C.) ondan razı olsun. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) “Erkek, hanımının öğreticisidir” buyurur. Nasıl öğretir? Tatlı dilli olarak. Nasıl öğretir? Her şerde hayrı görerek, hayrı konuşarak, hayra dua ederek. Sıkıntıya takılmaz, sıkıntıda durmaz, onu vesvese etmez. “Varsa bir imtihan, vardır Rabbimin bir bildiği” der. “Ne eylerse güzel eyler” der, hanımına da bunu işlemiş olur. İşledikten sonra zaten hanımı da onun yaptığı ya da yapacağı, niyetlendiği cihada, yaşadığı sıkıntılarda da hanımı da hayır murat eder, hayır dua eder. Ve bu duaların sonucunda bu imtihanlar güzellikle geçilince, Allahu Teala (C.C.) bu iki kula, hem dünyada hem de ahirette rahmetini ikram eder. Çünkü onlar her sıkıntıda Allah’ın (C.C.) rahmetine sığınmışlardır.
Rahmet kapısı böyledir. Zor gibi görünür aslında çok kolaydır. Hamdla açılır, hamdetmekle açılır, şükretmekle açılır, dua etmekle açılır. Bunu asla unutmamak lazım. İnsan çektiği sıkıntının sahibini Allah (C.C.) bilirse dua eder, hamdeder. Ama çektiği sıkıntının sahibini, getirende bilirse isyan eder, şükürsüzlük eder, en sonunda da kendini imanından da eder. Allah (C.C.) muhafaza.
Manevi olarak bizim ihtisas alanımız akıl ve beyindir. Çünkü birçok hata beyinden, yani fitneden kaynaklanır. Beyindeki asıl mana ferasettir. Kur’an’da geçen “Akletmez misiniz?” ifadesinin karşılığı ferasettir. İnsan doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt edemezse aklını gereği gibi kullanamamış olur. İşte bu ayırt edebilme gücüne feraset denir. Büyüklerimizin “Bin düşün, bir konuş; bin düşün, bir yap” sözü de bu anlayışı anlatır.
Bizler niyetlerimize göre amel ederiz. Niyet, bir işi tartmak ve analiz etmektir. İnsan bir işe başlamadan önce kazancını, zararını, sonucunu hesap eder. Bu tartma ferasettir. Bu tartının sonunda ortaya çıkan karar niyettir. Sonrasında yaşanan sıkıntılara veya nimetlere hamdetmek ise teslimiyettir. Yani insanın akıl terazisi ferasettir, bu teraziden çıkan sonuç niyettir, yaşananlara razı olmak da teslimiyettir.
Niyetin halis olması demek, her tartının bir kefesinde Allah’ın (C.C.) rızasını gözetmek demektir. İnsan yaptığı her işte Allah’ın (C.C.) rızasını esas alırsa, o zaman meşguliyeti hakikat üzerine olur. Bu sadece iş hayatında değil; evlilikte, evlat yetiştirmede, dostlukta ve bütün ilişkilerde geçerlidir.”


Paylaş
