Şeyh Yunus bin Ahmed Kuzvirani Hazretleri
Şeyh Ali Semerkandî Hazretleri’nin öğrencisi olan Şeyh Yunus Bin Ahmet Kuzvirani, 780-860 yılları arası yaşamıştır. Uzun süre Şeyh Ali Semerkandî Hazretleri’nin hizmetinde bulunmuştur. Şeyh Ali Semerkandî Hazretleri bu durumdan dolayı öğrencisini insanlara faydalı ilimler öğretmesi için Kızılcahamam bölgesine görevlendirmiştir. Şeyh Yunus Bin Ahmet Kuzvirani, bölgede yaşamaya başlamış olup, insanlara hitap etmeye, ilim – irfan öğretmeye devam etmiştir. Yaşının ilerlemesi ve bölgede tanınırlığı arttıkça insanlar kendisine Yunus Dede ismi ile hitap etmişlerdir. Yunus Dede, Kızılcahamam İlçesi Kızılcaören Mahallesi’nde vefat etmiştir. (Kaynak)
Kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Hocamız 1.73 boylarındadır ve beyaz toplu bir sakalı bulunmaktadır. Güleç yüzlü olan Hocamızın üzerinde genellikle beyaz bir entarisi, yeşil bir cübbesi, yeşil kavuğu ve yeşil bir sarığı vardır.
Manevi olarak uzmanlık alanı, kalp, mide ve bağırsaklar olan Hocamızın hem zahiri hem de manevi olarak ders aldığı hocası Şeyh Ali Semerkandî Hazretleridir. Hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında ilmi olarak ders almıştır. Yaşadığı dönemde onun öğrettiği şekilde ilim ve irfanla uğraşmış ve onun yolundan gitmiş.
Şu nasihatleri, kendi ağzından aktardığı ifade edilmektedir: ‘Bismillahirrahmanirrahim. Nuru herkes görse herkes teslim olur. Gizli olan ayan olsa herkes tabi olur. Burada gizli olana yarattıkları üzerinden bir inanç sınavı, imtihanı bize tatbik, uygulanıyor. Buradan ne anlamak lazım? Buradan şunlar çıkar:
- Allahu Teala (C.C.), kullarıyla arasına sebepler dairesini koymuştur. Kul, Cenab-ı Rabbülalemini bulmak istiyorsa onun yarattıkları üzerinden, o deliller üzerinden Rabbine ulaşmalıdır.
- Allahu Teala (C.C.) da kulunun gönlüne, kalbine ulaşma çabasındadır. Nasıl? Onu imtihan eder, ona lütfeder, onu kollar gözetir; yeri gelir yanlışından dönsün diye ona sıkıntı verir.
Burada her iki mana da yani kulun sıkıntı gördüğü de, nimet gördüğü de ona lütuftur. Çünkü Allahu Teala (C.C.) rahmetinden kuluyla hemhal olabilmek için onları ona nasip eder. Kul da Cenab-ı Rabbülalemine onun ona verdiği, yani Allah’ın (C.C.) ona nasip ettiği her hale hamdederek; ibadetle, şükürle, hamd ile, mücadele ve hizmetle kendini Allahu Teala’ya (C.C.) delillendirir. Der ki: “Ya Rabbi, ben kendimi Sana hizmetkar eyledim. Bu dünyada beni karşılaştırdığın, tevafuk ettirdiğin kim varsa, küçük de olsa büyük de olsa onlara hizmet eyledim sadece Senin rızan için. Gelenin getirdiği sıkıntıyı, musibeti, belayı hamdımla, şükrümle erittim. Nefsime zulmetmedim. O sıkıntı ve belayı getirene kinlenerek, öfkelenerek nefsime zulmetmedim ya Rabbi, hamdolsun. Ayrıca getirdiğin, nasip ettiğin vesileler üzerinden lütuf, nimet vesairelere de hamd edip şükrettim. Yine bu vesilelere takılarak ya da nimetlere takılarak nefsime zulmetmedim, kibir deryasında dolaşmasın diye. Hamdettim, şükrettim.
Getirenin ve gelenin öneminin olmadığını idrak ettikten sonra, her şeyin Sende kaybolduğunu anladım. Bu ifade, insanın varlık ve olaylar karşısında nihai yönelişinin Allah’a (C.C.) olması gerektiğini kavramasını anlatır. Sende kaybolabilmenin; bu dünyadan, sadece Sana olan vuslatın tamamlanması için sabrederek, hamd ederek, şükrederek, mücadele ederek, hizmet ederek, mâsivâya takılmadan ve hülyalarda kaybolmadan geçip gitmek gerektiğini idrak etmek olduğunu anladım. İnsanın iman etmesi, bu bilinç ve kavrayış düzeyine ulaşmasıdır. Asıl iman budur. Sıkıntı gelsin diye dua ederek değil, her zaman nimet gelsin diye dua ederek değil; bu hakikati idrak ederek gerçekleşir.
Buradaki idrak iki boyutta ele alınabilir:
- Gönül boyutu: İdrak gönülde yerleştiğinde kalıcı hâle gelir; bu hâlde her gelen iman üzere karşılanır ve uğurlanır.
- Nefis boyutu: Nefsin idraki ise insanın bilinçli bir kulluk şuuruna ulaşmasıdır. Nefsin idrak ettiği an, kişinin Allah’a (C.C.) kul olduğunun farkına vardığı andır.
Buradaki rıza kavramı; nefsin ikna olup hizmete başlaması ve ibadetleri yerine getirmesiyle tamamlanan bir “olmuşluk” hâli değildir. Çünkü insanın bir ömür, hatta binlerce yıl sürecek ibadeti bile Allahu Teâlâ’nın (C.C.) verdiği bir nimetin zerresi kadar olamaz. Bu nedenle kul olarak biz, hamd ve şükürle Allah’ın (C.C.) rahmet kapısına yöneliriz. Rahmetine sığınırız. Bu sığınma, Allah’ın rahmet sahibi olduğuna dair hüsn-ü zan beslemeyi içerir. Rahmet kapısına sığınarak Rabbimizin cennetine ve Cemâlullah’a (C.C.) kavuşmayı umut ederiz.
Nasihat olarak anlatılan şudur: İnsan, kendisine gelene ya da getirene değil; vesilelere değil; o şeyi nasip edene bakmalıdır. “Bana bunu Allah (C.C.) nasip ettiyse vardır bir hikmeti” düşüncesi, imanî bir bakış açısını ifade eder. Bir lütuf varsa hamdetmek gerekir; bir sıkıntı varsa yine hamdedip kişinin kendini muhasebe etmesi gerekir. “Ben nerede hata yapıyorum?” sorusu bu muhasebenin temelidir. İnsan bunu anladığı anda imanı kemale erer. İman, idrak eden bir nefisle daha da artar.
Ancak kişi idrak edemeyip dünyalık sıkıntılara, dertlere, tasalara, vesveselere ve evhamlara yönelmeye devam ederse, iman nuru onu aydınlatamaz ve ısıtamaz. Böyle bir durumda insan, karanlık içinde vesveselerle konuşarak, sıkıntılarda boğularak ve Allah’a (C.C.) teslim olmadan yaşayabilir; bu hâl ise sonunda isyana sürükleyebilir. Allah (C.C.) muhafaza. Bu nedenle insanın:
- Tevhid üzere “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah,”
- Hamd üzere “Elhamdülillâhi Rabbil âlemin” diyerek hayatını tamamlaması temenni edilir.
Allah (C.C.) razı olsun.
Paylaş
